MÜSLÜMANIM DEMEKLE MÜSLÜMAN OLUNMUYOR: “Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: Allah'ın yanında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha yararlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Cuma Suresi/11)

noktaekitap
Free sample

 EY ALLAH'IM!

Sensin zulme uğrayanların dayanağı.

Sensin mahzun kalplerin sığınağı.

Sensin mazlumun âhını işiten.

Sensin zalimin zulmünü bilen.

Senin adaletindir sığındığımız.

Senin mizanındır güvendiğimiz.

Senin hesabındır tesellimiz.

Nefsimize zulmetmekten alıkoy bizi.

Senin adaletine razı olanlardan eyle bizi.

Senin adaletinin korkusuyla terbiye et hepimizi.

Adaletinin korkusuyla yumuşat kalplerimizi.

Amellerimizin tartıldığı 'mizan'da güzel eyle akibetimizi.

Mizanında ağırlığı olanlardan eyle bizi.

Kolaylaştır sorgu sualimizi.

Sana hesap verme inceliğiyle yaşat bizi.

Hükmüne razı eyle bizi.

Zulmetmekten ve zulme uğramaktan uzak eyle hepimizi.  Âmîn... Âmîn... Âmîn...

Read more

About the author

İbrahim SARI, 1963 yılında Trabzon'un şirin bir ilçesi olan SÜRMENE’de fakir bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldi…

Kendi deyimiyle HAYAT üniversitesini okudu.

Topraktan geldi toprağı sevdi..

Hayatı çile ve zorluklarla geçti…

Dünyaya farklı bir gözle baktı…

İnsanlar onu anlamazsa bile o insanları anlamaya çalıştı..

Yunus Misali yaratılanı yaratandan ötürü seven yazar;

Dini, bilimsel ve siyasi konularda pek çok eser hazırladı. Bunların yanı sıra, yazarın karanlık bağlantıları  ortaya koyan çok önemli eserleri de bulunmaktadır.

Read more

Reviews

Loading...

Additional Information

Publisher
noktaekitap
Read more
Published on
May 12, 2016
Read more
Pages
100
Read more
ISBN
9786054900589
Read more
Read more
Best For
Read more
Language
Turkish
Read more
Genres
Religion / Islam / History
Read more
Content Protection
This content is DRM protected.
Read more

Reading information

Smartphones and Tablets

Install the Google Play Books app for Android and iPad/iPhone. It syncs automatically with your account and allows you to read online or offline wherever you are.

Laptops and Computers

You can read books purchased on Google Play using your computer's web browser.

eReaders and other devices

To read on e-ink devices like the Sony eReader or Barnes & Noble Nook, you'll need to download a file and transfer it to your device. Please follow the detailed Help center instructions to transfer the files to supported eReaders.
İbrahim Sarı
Yüce Allah’a gökteki yıldızlar, çöllerdeki kumlar, havadaki zerrecikler,yeryüzüne inen su damlaları, ağaç yaprakları sayısınca hamd ve senalar olsun. Büyüklük, yücelik, ululuk, teklik ona mahsustur. Onun birliğinin delilleri güneş kadar parlak ve açıktır. Sıfatlarıda kesin deliller ile bellidir.Onun ululuğunun üst derecesini hiçbir yaratık bilemez. Hiç kimse onu tamanlamıyla anlayamaz Kavrayamaz.Akıl yolu ile ululuğunun derecesini anlamak imkansızdır. En akıllı insan bile, celal nurunun başlangıcında hayrete düşer ve anlama kabiliyeti orada son bulur. Onun yolunda ilerleyenler ve ona yaklaşmak için çaba gösterenler mesafe katettikçe onu hakkı ile tanımaktan aciz olduklarını buyruklarına uymaktan kusurlu bulunduklarını idrak ederler. Bu velilik makamının en üst derecesidir.
Ham ve senada eksikliklerini itiraf etmekde peygamberlerin vardığı makamın en üst derecesidir. Ancak onu tanımaktan acze düşüp, tamamen tanımamaz- lıktan gelmek, derin bir sapıklıktır. Onu tam anlamıyla tanımak için benzetme yapmak veya örneklerle açıklamalar yapmaya çalışmak da faydasızdır. Kullara yaraşan şey “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” ilahi düsturu unutmamak ve bunun ışığı altında O’na tapmayı elden bırakmamaktır. Yaratılanın vazifesi, yaratıcısının akıllara durgunluk veren işlerini ve sıfatlarının büyüklüğünü bir an olsun aklından çıkarmamak ve ona ibadetten geri kalmamaktır.
Böylece âlemde bulunan her şeyin, O’nun nurunun bir parıltısı olduğunu anlar ve kendisini “Her şey Allah’ındır. O’ndan başka bir şey yoktur” fikri kaplar. Milyo nlarca salat v e selam, insanların önderi, peygamberlerin sonuncusu, ilahi sırların kendisine gösterildiği seçkin insan Muhammed Mustafa (S.A.V.) ya ve her biri ümmetinin yol göstericisi ve şeriatın bildiricisi olan ashabına olsun.
İbrahim Sarı
Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı’nda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke’nin doğusunda bulunan “Hâşimoğulları Mahallesi”nde, babasından kendisine mirâs kalan evde doğdu. Arapların takvim başı olarak kullandıkları “Fil Vak’ası”, Peygamberimiz (s.a.s.)’in doğumundan 52 gün kadar önce olmuştu. (18) Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyâfette çocuğun adını soranlara: “Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O’nu hayırla yâdetsinler…” cevâbını verdi. Annesi de “Ahmed” dedi. (Muhammed, üstünlük ve meziyetleri anılarak çok çok övülüp senâ edilen; Ahmed de Cenab-ı Hakk’ı yüce sıfatları ile öven, hamdeden kimse demektir.(19) İslâm târihçileri, Peygamberimiz (s.a.s.)’in doğduğu gece bir takım olağanüstü olayların meydana geldiğini naklederler. O gece İran Kisrâsı (Hükümdarı)’nın Medâyin şehrindeki sarayının 14 sütûnu yıkılmış, mecûsîlerin İran’da Istahrâbat şehrinde bin yıldan beri yanmakta olan “ateşgede”leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere batmış, bin yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi’nin suları taşmış, mecûsîlerin büyük bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe’deki putların yüz üstü devrildikleri görülmüştü. 
Gerçekten O’nun doğması ile bütün dünyada hüküm sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış, zulmün baskısı son bulmuştur.
İbrahim Sarı
Oğuzların en kıymetlisi, Kayı hanın kabilesi idi. Bunun torunlarından Süleyman Şah, Cengiz zamanında Anadolu tarafına gelip, 1229 senesinde Fırat’ta boğuldu. Dört oğlu kaldı. Bunlardan Ertuğrul Bey, Cengizlerden uzaklaşmak için, kabilesi ile Sivas tarafına geldi. Bir tatar ordusu ile, Selçuk sultanı Alaüddin savaş ediyordu. Selçuklulara yardım etti. Sultan, Ertuğrul Beyin Kayı han kabilesini Ankara civarına yerleştirdi. Sonra, beşyüz kişi ile Söğüt’e yerleşti. 

Ertuğrul Gazi etrafın fethi ve İslamiyet’in yayılması için bütün gayreti ile çalıştı. Çok cömertti, fakirlere, düşkünlere daima yardım ederdi. Yarım asır adaletle idare ettiği bölgede Hıristiyanlara da İslamiyet’i sevdirdi. 1281 yılında Söğüt’te vefat ederek oraya defnedildi. Vefatından sonra, küçük oğlu Osman Gazi, babası yerine emir seçildi. 

Osmanlı devleti Osman Gazi tarafından 1299 da Söğüt kasabasında kuruldu. Devletin dini, (İslamiyet) idi. Kanunlar ve bütün sosyal işler ve fertlerin güzel ahlakları, hep İslam dininden hasıl oluyordu. Müslümanlar ile beraber başka dinden olanlar da, ibadetlerini, ticaretlerini serbest yapıyorlar, rahat yaşıyorlardı. İnsan haklarına, adalete tam kavuştukları için, çoğu Müslüman oluyordu. 

Osmanlı sultanları 1517 den itibaren bütün Müslümanların halifeleri oldular. Her işlerinde İslamiyet'e uydular. Altıyüzyirmiüç sene İslamiyet'e hizmet ettiler. Ehl-i sünnet olup, Hanefi mezhebinde idiler. İslamiyet'i yaymak ve Müslümanları korumak için kâfirlerle cihad yaptılar. İslamiyet'i bozmak, Müslüman- ları bölmek için saldıran mezhepsizleri terbiye etmek için çok uğraştılar. Alusi, (Galiyye)nin doksanbeşinci sayfasında diyor ki, (Yeryüzünü salih kullarıma miras bırakırım) âyet-i kerimesinin Osmanlı sultanlarını övdüğünü, Abdülgani Nablüsi bildirmektedir. (Burhan) kitabı da bunu yazmaktadır. 

İbrahim Sarı
ANNE-BABA

Toplum yapısının temeli olan ailenin kurucuları ve en önemli iki unsuru.

Allah'ın insanlardan korunmasını istediği beş kutsal şeyden biri de, neslin devamıdır. Neslin devamını Allah (c.c.), canlıların kabiliyet ve yapılarına göre belli kanunlara bağlamıştır. Neslini devam ettirebilmek için en büyük zorluklarla karşılaşan canlı da insanoğludur. İnsan, canlıların en güçlüsü olmasına rağmen, doğduğu anda en zayıf olanların başında gelir.

Bazı hayvan yavruları doğumdan hemen sonra, bir kısmı da kısa bir zaman sonra ayağa kalkabildiği, ihtiyaçlarını gidermeye başlayabildiği hâlde insanoğlu ancak, doğumundan yıllar sonra bu seviyeye gelebilir.  

Neslin devam edebilmesi için bütün bu zorlukları çeken ana babalardır. Anne, yavrusunu dokuz ay karnında taşır, hamilelik süresince pek çok güçlükle karşılaşır, hayatî tehlikeleri de göze alarak çocuğunu doğurur. Hiç bir şeye gücü yetmeyen bebeğini büyütmek için, uykusundan, istirahatinden, sıhhatinden feragat eder.

Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

"Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş Bana'dır."(Lokman, 31/14).

Aile ve çocuğun ihtiyaçlarını temin etmek için baba yılmadan, usanmadan çalışır, yemez yedirir, giymez giydirir. Çocuğun bir yeri ağrısa, onlar daha fazla rahatsız olurlar. Çocuklarının rahatını kendi rahatlarına tercih ederler. Bu zahmetli meşgale, değişik safha ve şekillerde olmak üzere yirmi otuz yıl devam eder. Hatta, ana-babanın çocuğuna gösterdikleri ilgi hayat boyu sürer gider. Allah'ın, ana-baba ve çocuklar arasında yarattığı sevgi ve saygıdan kaynaklanan işte bu hak-görev ilişkisi, insan neslinin yozlaşmadan, sıhhatli ve sağlam bir şekilde devam edebilmesinin ve vazgeçilmez bir şartıdır.

Ana-babanın çocuklar üzerindeki haklarını şöyle sıralayabiliriz:

1. İtaat (saygı):  Çocukların ana-babalarına karşı en önemli görevleri onlara itaat etmek, yapılması haram olmayan isteklerini yerine getirmektir. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: "Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşman için sana emrederlerse, artık onlara bu hususta itaat etme." (el- Ankebût, 29/8)

Yukarıda zikredilen ayette anlaşılacağı gibi ana-babaların istek ve arzularını yerine getirmek, onlara karşı çıkmamak Allah'ın emridir. Ancak, ana-baba çocuğundan Allah'a karşı gelmesini, O'nu inkâr etmesini, farz kıldığı bir şeyi yapmamasını, haram kıldığı şeyleri yapmasını emrederse; onların bu istekleri yerine getirilmez. Çünkü Allah'a isyan olan hususta, ana-baba da olsa, insanlara itaat edilmez.

2. Ana-babaya iyi davranmak. Allah'u Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, insanın kimlere karşı görevleri olduğunu sıralarken şöyle buyurur:  "Yüce Rabb'ın şöyle emretti; Yalnız Allah'a ibadet edeceksiniz, ana-babalarınıza iyilik yapacaksınız.  Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf " dahi deme, yüzlerine bağırma, onlara tatlı söz söyle. Onlara, merhamet belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, "Ya Rab, küçüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et" de "(el-isrâ, 17/23-24)

Peygamber Efendimiz de "kime iyilik yapayım?" diye üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, "annene" cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması gerektiğini söylemiştir. (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1).

Ana-baba, çocuklarına yeteri kadar iyilik yapmamış olsalar, hatta bazı zararları dokunmuş olsa da, çocuklar, onlara yine de iyi davranmak mecburiyetindedir. Çünkü insanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Çocukluğumuzdaki yanlış ve zararlı davranışlarımızı güler yüzle karşılayanlar bize muhtaç duruma gelince onlara, bize yaptıkları gibi iyi davranmamız aynı zamanda bir şükran borcudur.

3. Maddî ihtiyaçlarını gidermek. Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını temin edemez hâle gelince ana-babaların bütün ihtiyaçlarını temin etmek çocukların görevidir. Bu görev sadece ahlâkı olmayıp, hukuken de vardır. Bu görevini yerine getirmeyen kimse İslâmî yönetim tarafından buna zorlanır. Allah bu görevi evlâtlara yüklemektedir: "Ey Peygamber! Sana ne sarfedeceklerini soruyorlar. De ki, sarfedeceğiniz mal ana-baba, akrabalar, yetimler, düşkünler ve yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah bilir. " (el-Bakara, 2/215).

Ashab-ı Kirâm'dan Ebu'd-Derdâ Hz. Peygamber'in (s.a.s.) kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba da dahil olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu belirtir. (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 9)

Yine Peygamberimiz, cihada katılmak isteyen bir sahabiyi, ihtiyaçlarından dolayı, ana-babasının yanına göndermiştir. (Buhârî, el-Edebu'l-Müfred, 9).

4. Saygısızlık etmemek. İslâm ümmetinin prensibi büyüklere saygı, küçüklere sevgidir. Saygıya en lâyık olanlar, saygıda kusur etmeyi dahi aklımızdan geçirmememiz gerekenler de ana-babalarımızdır. Bir gün Peygamberimiz (s.a.s.) ashabına;

-"Size, büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?" diye üç defa sordu. Üç defasında da "evet bildir, Ey Allah'ın Resulü" diyen-ashab-ı kirâma bunların sırasıyla; "Allah'a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek" olduğunu belirtir. (Buhârî, Edeb, 6).

5. Rızalarını almak.

İnsanın dünyadaki en büyük görevi şüphesiz ki, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bundan hemen sonra rızasını almamız gerekenler ise, ana-babalarımızdır. Çünkü, yukarıda geçen ayetlerde de görüldüğü gibi Allah'u Teâlâ, kendisine ibadetten hemen sonra ebeveyne iyiliği emretmiş Peygamberimiz de (s.a.s.): "Allah'ın rızası, babanın rızasında, gazabı da gazabındadır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred,1;Tirmizî,Birr,3) buyurmuştur. İyilik yapmada babadan önce gelen annenin durumu da, tabii ki böyledir.

Peygamberimiz (s.a.s.) çok öfkeli bir şekilde üç defa, "Yazıklar olsun o kimseye " dediğinde Ashab-ı Kiram; "Kimdir o? Ey Allah'ın Resulü! " diye sorunca; "Ana-babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı hâlde, Cennet'e giremeyip Cehennem'i boylayan kimse" der. (Müslim, Birr, 9).

6. Kötü söz söylememek. Onları incitecek her tür kötü söz ve davranıştan kaçınmak gerekir. Bu kötü davranışların ebeveyne doğrudan yapılması haram olduğu gibi, onlara kötü söz söylenmesine sebep olmak da haramdır. Cenâb-ı Allah'ın, "Onlara öf dahî demeyin" yasağı yanında Peygamberimizin şu hadis-i şerîfi de çok dikkat çekicidir:

"Bir kimsenin ana-babasına sövmesi büyük günahlardandır".

-Ashab-ı Kirâm:"Bir kimse ebeveynine nasıl söver?" deyince,

-Efendimiz (s.a.s.): "Biri başkasına kötü bir söz söyler, o da tutar bunun ebeveynine söver" diye cevap verdi. (Buhârî, Edeb, 4).

7. Öldüklerinde hayırla anmak, dua etmek. Ana-baba ölmekle onlara karşı olan sorumluluklar bitmez. Onların temiz hatıralarını devam ettirmek gerekir. İnsanları insan yapan da bir bakıma, nesilden nesile miras olarak intikal eden bu güzel duygu ve hatıralardır. Peygamberimizin; "Sevgi, verâset yoluyla kazanılır" (Buhârî, el-Edebü'l-Müfred,22) hadîsi de bu gerçeği ifade etmektedir. Böylece, nine ve dedelerle torunlar arasında bir sevgi bağı kurulmuş olur. Onları hayırla anmak, bağışlanmaları için dua etmek, Allah'u Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerîm'de bize öğrettiği dualardandır; "Ey Rabbimiz! İnsanların hesaba çekileceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı ve bütün müminleri bağışla. " (İbrahim, 14/41 ) .

Bir sahabî; "Ölümlerinden sonra da ebeveynim için yapmam gereken bir iyilik var mı?" diye sorunca Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:

"Evet dört haslet vardır:

Onlara hayır duada bulunmak ve Allah'tan, bağışlanmalarını dilemek. Varsa vasiyetlerini yerine getirmek. Dostlarıyla ilişkiyi devam ettirip ikramda bulunmak. Akrabalarıyla ilişkiyi devam ettirmek ki, senin bütün akrabaların ancak onlar vasıtasıyla varolmuştur. (Buhârî, el-Edebü'lMüfred, 19)

Ölümlerinden sonra yapılacak duanın ebeveyne faydasını Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle dile getirir: "İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üç şeyle sevabı devam eder: Sadaka-ı câriye, insanların faydalanacağı bir ilim ve arkasından hayır dua eden bir evlât" (Buhârî, et-Edebü'l-Müfred, 19). Ayrıca onlara karşı iyi, güzel olan her davranışta bulunmak, kötü, çirkin her hareketten de sakınmak, onlara karşı olan görevlerimizdendir.  Hayatta ve öldükten sonra ebeveynine karşı görevlerini yerine getiren, onları memnun edip hayır dualarını alan kimse, dünya ve ahiretin en büyük mutluluklarından birini kazanmış olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) böylelerinin bereketli uzun bir ömre sahip olacaklarını, ebeveynin kendileri için yapacakları duaların Allah tarafından mutlaka kabul edileceğini ve Cennet'i kazanacaklarını müjdelemektedir . Hz. Peygamber (s.a.s.) çocukların ebeveynlerine karşı sorumluluklarının ne kadar büyük olduğunu şöyle dile getirmektedir: "Çocuk, hiç bir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olmuş bir vaziyette bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa hakkını öder."(Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, 6)

Abdullah b. Mes'ud (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e sordu:

"-Ya Resulullah, amellerin hangisi daha üstündür?" Resulullah:

"- Vaktinde kılınan namaz" buyurdular.

Abdullah b. Mes'ud diyor ki tekrar sordum:

"-Sonra hangisidir?"

"-Anne-babaya iyiliktir" diye cevaplandırdılar.

"-Sonra hangisidir?" dedim.

"-Allah yolunda savaşmaktır. " diye buyurdular.

Hülâsa anneye ve babaya her türlü ikram ve ihsanda bulunmak, onların ihtiyacı olduğu takdirde bütün maddî ihtiyaçlarını gidermek, onlara "öf" bile dememek, onlara karşı daima tatlı dilli olmak, en güzel tavır ve davranışlarla karşılık verip en ufak bir şekilde onları üzmemek bıkkınlığı ifade edebilecek bir tavır takınmamak gerekir.

Gönüllerini kıracak en küçük bir sözden bile kaçınmak, her hususta rızalarını kazanmağa çalışmak, onları kendisinden memnun etmek, yaşlandıklarında onların her türlü hizmetine koşmak, hastalık anlarında tedavî ve bakımlarını yaptırmak çocukların görevidir. Hasta veya yatalak hâllerinde onların hizmetlerinde bulunmak Cennet'in kapılarını aralayan bir davranıştır .

Nedense anne-baba hakkı deyince aklıma hep Veysel Karani gelir.

Hz. Veysel Karani Müslüman olunca yüce peygamberin nurlu yüzünü görebilmek aşkıyla yanar tutuşur. Hz. Veysel Karani, Allah Resulü’nü görme arzusunu birkaç defa pek sevdiği annesine açarsa da, çok ihtiyar ve âmâ (kör) olan annesi, kendisine bakacak kimse olmadığından izin vermez. Hz. Veysel Karani’nin yaşı kırk’ın üzerine gelir.

Oğlunun gönlünde patlayan yanardağları çok iyi hisseden anne, çaresiz “Ancak Medine’ye gidip hemen gelmek, Hz. Peygamber’i orada bulamayacak olursa teşriflerini beklemeden dönmek.” Şartıyla kendisine izin verir.  Gönlü Allah aşkıyla, Peygamber muhabbetiyle dolu olan Hz. Veysel Karani, izin alınca durmaz ve Medine yollarına koyulur. Issız vadiler, dağlar, tepeler, kızgın çölleri aşar ve Peygamber beldesi Medine’ye ulaşır. Hz. Peygamber’in evine giden Hz. Veysel Karani, Peygamberimizi evde bulamaz. Peygamber Efendimiz o sırada Tebük Seferi’ndedir. Peygamberimizi bulamayınca çok üzülür. Hz. Veysel Karani, annesine verdiği sözü hatırlar. Hz. Aişe (R.A.)’ye “

Kainatın efendisine selamımı söyleyiniz. Cennet sabahlarını andıran mübarek yüzlerini doya doya görmek isterdim. Lütfen, içimin aşk-ı Muhammed’i (S.A.V.) ile yandığını, gönlümün bitmez niyazını bildiriniz.” Diyerek ayrılır ve tekrar Yemen yolunu tutar.

Peygamber Efendimiz seferden dönünce Hz. Aişe’ye şöyle hitap ettiler:  “- Ya Aişe, evimize hangi ulu kişi geldi? Bu Rahmani kokular, bu İlahi lezzet nedir?

Ey Allah’ın Resulü; Yemen Oymağı’ndan Karen Köyü’nden Üveys adında bir zat sizi ziyarete geldi. Mukaddes Cemâlinizin bağrı yanık aşıklarındanmış. Zat-ı âlinizi bulamayınca çok üzgün bir halde ayrıldı. İşte o adam gittikten sonra evin içinde bu ulvi kokuları hissettim.

Ya Aişe, sen o zatı gördün mü?

Evet ey Allah’ın Resulü. Sağ gözümün ucu ile baktım.

Öyleyse o gözünü bende ziyaret edeyim. Görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”

Bir müddet sonra Mescid-i Nebevi’ye geçen Resulullah, Sahabelerine seslendiler;

“ – Müjdeler olsun, Üveys’i gören gözü ziyaret ettim, gelin siz de benim gözümü ziyaret edin.

Ve buyurdular; “Bana Yemen tarafından rahmani kokular geliyor. Şüphesiz tabii’nin en hayırlısı Üveys’tir.”

Resulullah son hastalıklarında Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Aişe’ye vasiyet buyurdular : “ Benden sonra arkamdaki hırkamı, Üveys’e veriniz.”

Yine Resulullah buyurdular :“Benim ümmetimde Üveys adında bir kişi vardır. Kıyamet gününde Rebia ve Mudar Kabileleri’nin koyunları tüyü sayısınca günahlı kişilere şefaat edecektir.”

Annesine verdiği sözde durmak için sadece kapıya vardı ve döndü o mübarek insanı göremedi ama, her iki cihanda da kazandı...

Ne mutlu öyle olanlara, olabilenlere…

İbrahim Sarı
7 asır önce 400 çadırlık bir Türkmen aşiretinin kısa zaman içerisinde dünyaya hükmetmesini sağlayan iman ve ahlak anlayışını “ülkü” edinerek, Türk milletini çağlar ötesine taşımayı şiar edinen milliyetçi hareketin lideri Alparslan Türkeş 1917 yılı Kasım ayında Lefkoşa’nın Haydarpaşa mahallesinde dünyaya geldi. Babası Ahmet Hamdi Bey, aslen Kayseri-Pınarbaşı’na bağlı Köşkerli köyü çevresinde yaşayan ve Avşar boyundan gelen Koyunoğlu sülalesine mensup olup, ailesi 1860’da Kıbrıs’a göç etmiştir.

Annesi Fatma Zehra Hanım ve babası Ahmet Hamdi Bey, Ali Arslan adını verdikleri küçük Alp Arslan’ı 1921’de henüz 4 yaşında iken Lefkoşa’da ki Sarayönü Sıbyan Mektebine kaydettirirler. Ali Arslan’ın çocukluk yılları, Kıbrıslı Türkler için baskıların ve zulümlerin her gün biraz daha artarak devam ettiği zamanlardır. Ada’da İngilizler hâkim görünüyorsa da, Rumlar tarafından bilinçli olarak Türklere yapılan tacizlere ses çıkarmayan ve görmemezlikten gelen İngiltere, Ada’nın tamamen Rumların yaşadığı bir yer olmasını istemektedir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkler aleyhinde meydana gelen çeşitli hadiseler sonucu Kıbrıs Türkleri arasında milli uyanış başlamış, milliyetçi söylemler yayılmıştır. Türkçe eğitim veren okula devam eden Ali Arslan, muallim Osman Zeki Bey’den; esaret altında milyonlarca Türk’ün yaşadığını ve bağımsız Türkiye’nin kurulduğunu öğrenir. 

Talebesindeki mertliği ve yiğitliği sezen Muallim Osman Zeki Bey, “senin adın Alparslan olsun, Sultan Alp Arslan’a denk bir yiğit Türk ol” diyerek yeni adını verir.

İngiliz işgalinin Türkler üzerinde oluşturduğu esaret havasına alışamayan Türkler anavatana göç etmeye başlarlar. Hürriyet özlemi ve esaret altında yaşayan bütün Türklerin kendi devletlerini kurup, adı Turan olan büyük bir devlet çatısı altında yaşama isteği, Ahmet Hamdi Bey ve genç Alparslan’ın en büyük özlemi olduğundan, Kıbrıs’ta bulunan evlerini satarak 1933 yılında Türk dünyasının manevi payitahtı İstanbul’a gelirler. Türk êllerinin esaret altından kurtarılması için yapılacak en iyi görevin asker olmaktan geçtiğini bilen Alparslan, İstanbul’a geldiği yıl Kuleli Askeri Lisesine kayıt olur. 1936’da askeri liseyi Asteğmen rütbesi ile bitiren Alparslan Türkeş, lise yıllarında okuduğu Hüseyin Nihal Atsız’ın yazıları ve şiirleri, zaten ruhunun derinliklerinde var olan Turan sevdasını daha da yükseltmiş, Atsız ile aralarında mektuplaşma başlamıştır.

Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkan, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi vatanperver aydınlar Alparslan Türkeş’in etkilendiği ve severek okuduğu yazarların başında geliyor, henüz gençlik döneminde olan Turan ülküsü davası Türkeş ile beraber şekillenerek yükselmeye başlıyordu. Turan davasının geniş kitlelere yayılması- ndaki en büyük etkenin de beş bin yıllık Türk yurdu olan Türkistan’ın, Rus ve Çinliler tarafından bütün dünyanın gözü önünde yağmalanarak talan edilmesinden kaynaklanan milli refleksti.

 1938’de Harbiye’den teğmen rütbesi ile mezun olduktan sonra vazife amaçlı gittiği Isparta’da 1940 yılında Isparta’da Muzaffer Hanım ile evlenen Türkeş’in bu evliliğinden Ayzıt, Umay, Selcen, Sevenbige ve Yıldırım Tuğrul adında beş evladı dünyaya gelir. Alparslan Türkeş’in teğmen rütbesi ile Türk ordusunda göreve başladığı yıllar Türkiye’nin şekillendirilmeye başlandığı, dünyanın da ikinci bir cihan savaşına sahne olduğu tarihlerdir. 

İkinci Dünya Savaşının seyrine göre taraf değiştiren Türk hükümeti, harbin sonlarına doğru savaşta üstünlük sağlayan Sovyetlerin güdümüne girmiş, Rusların isteği üzerine Türkiye’de Komünizme yakın bürokratlar kilit noktalara atanırken, dış Türklerden bahsetmek ve “Türk” kelimesini telaffuz etmek neredeyse yasaklanır hale gelmiştir. Hükümetin ve Reis-i Cumhur İsmet İnönü’nün Türklük karşıtı beyanatları karşısında sessiz kalamayan Türk milletinin seçkin evlatları 3 Mayıs 1944 günü Türkiye’yi Sovyetleştirmek isteyen karanlık güçlere dur diyeceklerdir.

Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkan, Necdet Sancar, Said Bilgiç, Osman Yüksel Serdengeçti, Mehmet Irmak, Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu, Zeki Velidi Togan, Üsteğmen Alparslan Türkeş ve yüzlerce milliyetçi tabutluklarda vatana hizmet etmenin bedelini öderler. Irkçılık-Turancılık suçlamasıyla sorgusuz sualsiz 6 ay hücrede tutulduktan sonra mahkemeye çıkarılan Türkeş’e yöneltilen suçlama “vatan hainliğidir”. 

Hükümetin savcısına tokat gibi cevap veren Türkeş; “Ben yeryüzünde her şeyden çok vatanımı ve milletimi severim” diye haykırır. Bu işkence ve hapisler Türkeş’in fırtınalı hayatında karşılaşacağı ilklerdendir, vatan, millet uğrunda hayatının ileri dönemlerinde de hapislerle kucaklaşacaktır.

1951’de kurmaylık sınavlarını kazanan Türkeş, 1955 yılında Harp Akademisi’nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur. 1950 yılı itibariyle Demokrat Parti iktidara gelmiş bu yeni dönemde Sovyetler Kars, Ardahan ve Boğazları resmen isteyerek Türkiye’yi tehdit etmiştir. Türkiye ise gelişmeler karşısında Stalin tehlikesini bertaraf etmek amacıyla çareyi NATO adlı savunma paktına üye olmakla ve Kore’ye asker göndermekle güvenliğini geçici olarak sağlamıştır. İkili anlaşmalar çerçevesinde yapılan sınavı kazanan Türkeş, 1955’de Amerika’ya gönderilerek Nato Türk Temsil Heyeti’nde görev yapar. 1957’de yurda dönen Türkeş, 2 yıl sonra Almanya’daki Atom ve Nükleer Okuluna gönderilir, 1959 Ağustos ayında Kurmay Albay rütbesine yükseltilir.

27 Mayıs darbesini planlayan ordu içindeki cuntanın hükümet tarafından bilindiği halde ciddiye alınmaması sonucu, yapılacak olan bir askeri müdahalenin gayrımilli subayların kontrolüne geçmemesi amacıyla Alparslan Türkeş ve arkadaşları müdahaleye dâhil olurlar. Milli Birlik Komitesinin devlet idaresine el koyduğu bildiriyi Ankara Radyosunda okuyarak, Türkiye’nin gündemine oturan Türkeş, yeni kurulan hükümetin başbakanlık müsteşarlığına getirilir. 

Başbakanlık Müsteşarı olduğu dönemde, Milli Birlik Komitesinde görevli gayrımilli subayların Adnan Menderes’i idam etmek niyetinde olduklarını öğrenir ve Muzaffer Özdağ, Ahmet Er ve Dündar Taşer gibi vatansever subaylara vaziyeti bildirerek durum değerlendirmesi yapılır. Ancak komitenin diğer kanadı elini çabuk tutarak 14’ler olarak bilinen Türkeş’e bağlı milliyetçi-muhafazakâr subayları tasfiye eder ve yurtdışına sürgüne gönderir.

Türkeş’i Yeni Delhi Türk Büyükelçiliğine müşavir olarak gönderen darbecilerin önünde başka engel kalmadığından Adnan Menderes hakkında idam kararı alırlar ve uygularlar. Menderes’in idam cezası aldığını öğrenen Türkeş Milli Birlik Komitesi üyelerine birer mektup yazarak, idam kararından vazgeçilmesini, aksi takdirde, milletin yüreğinde tamir edilmesi mümkün olmayan yara açılacağını bildirir. Adnan Menderes’in idam edilmesinden sonra Türkeş’in ifade ettiği “En kötü demokrasi, en iyi askeri yönetimden daha iyidir” sözlerinin demokrasi tarihimize altın harflerle yazılması gerekmektedir. Hindistan kuzeyinde ki bölgelerde yer alan 300 Türk köyü ile de irtibat kuran ve bu köylerdeki insanlarla görüşüp hasret gideren Türkeş 1963 yılında Türkiye’ye döner.

3 defa üst üste yaptığı başarısız darbe teşebbüsleri sonucu tutuklanan Kara harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir davasında Aydemir ile aralarında irtibat olmamasına ve düşünce farkı olmasına rağmen 4 ay hücreye atılır, sonunda beraat eder. 

Eski arkadaşlarıyla bir araya gelerek Türkiye, esir Türk êlleri ve dünya da yaşanan gelişmelerin konuşulduğu “Huzur ve Yükseliş Derneği” isimli bir dernek kurarlar. Ülke yönetiminde kanuni yollarla ve milli iradenin tecellisiyle söz sahibi olmanın gerektiğini düşünen Türkeş ve arkadaşları 1965’de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katılırlar. Aynı yıl içerisinde yapılan kurultayda genel başkanlığa seçilir.   

1969 genel seçimleri arifesinde partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi olarak kabul edilir ve Türkeş Adana milletvekili seçilerek mecliste tek MHP li vekil olur ve Milliyetçi Türkiye mücadelesini sürdürür. Yurt genelindeki üniversitelerde başlayan solcu öğrenci hareketleri sonucu birçok fakülte işgal altına alınıp Türk bayrağı yerine kızıl bayrak, Türk büyükleri yerine Mao, Lenin ve diğer yabancı ideoloji önderlerinin posterleri görülmeye başlanır. 

Son bağımsız Türk devletinin geleceğinin tehlikeye girdiğini gören Türkeş üniversitelerde ve büyük şehirlerde Ülkü Ocaklarını kurarak vatansever gençleri teşkilatlandırmaya başlar.

Anadolu’dan gelen gençlerin MHP ve Ülkü Ocaklarında görev almasıyla beraber, düşünce yapısında değişim ve gelişim yaşanır. 

Turan hedefinin yanında, Nizam-ı Âlem için İlay-ı Kelimetullah ülküsü de benimsenir ve Türk-İslam Ülküsü yeni adı olur davanın. 

Tabanın isteklerini ve taleplerini dinleyen Türkeş, muhteşem Türk tarihini ve kültürünü İslam potasında eriterek “Hedef Turan, Rehber Kur’an”, “ Çağrımız İslamda dirilişedir”, Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” prensiplerini ülkücü gençlerin hayat tarzı olarak benimsemeleri için ocaklarda eğitim faaliyetleri başlatır.

Ülkücü gençlerin Türk tarihinden esinlenerek verdikleri “başkan-kumandan” anlamına gelen “Başbuğ” unvanı, Alparslan Türkeş adıyla ortak anılmaya başlanır. 1975 ve 1977 genel seçimlerinde yeniden vekil seçilen Başbuğ 1. Milliyetçi Cephe ve 2. M.C. hükümetlerinde görev alır, merhum Necmettin Erbakan ile birlikte başbakan yardımcılığı görevlerini paylaşırlar. Bu dönemde Cenabı Allah’ın emri olan Hac farizasını yerine getirmek için kutsal topraklara giden Başbuğ Türkeş “Hacı” olur. 1974’de eşi Muzaffer hanımı kaybeden Başbuğ, 1976’da Seval hanım ile evlenir. Bu evliliğinden de Ahmet Kutalmış ve Ayyüce adında iki evladı dünyaya gelir.

Türk devletini parçalamak isteyen mihraklar tarihin her döneminde olduğu gibi 70’li yıllarda da gençliği milli ve manevi değerlerinden uzaklaştırarak oluşturdukları terör örgütleri vasıtasıyla memleketi kana bularlar. 5.500 vatan evladı toprağa düşer. Hergün kahveler taranır, fabrikalar üniversiteler işgal edilir, sokağa çıkamaz insanlar. Her zaman olduğu gibi, yine birileri düğmeye basar, tanklar yürür memleket sokaklarında, halkı kurtarmaya gelenler kurarlar darağaçlarını.

Başbuğ Alparslan Türkeş ve ülkücü gençler tekrar zindanlara atılırlar 12 Eylül 1980 şafağında, işkenceye uğrarlar, Mamak hücrelerinde namaz kıldıkları için kafalarına dipçik vurularak susturulurlar. Türkiye’nin geleceği ülkücü gençler üzerlerinden silindir geçirilerek vatan sevmenin bedeli ödettirilir. Ancak, bütün yapılan işkenceler ve idamlar ağır gelmez de, öpmeye kıyamadıkları el vurunca onlara, mert olanı da tanırlar, namert olanı da.

5 yıl Mamak zindanlarında hapsedilen Başbuğ Türkeş idam cezasıyla yargılandığı davada 1985’de tahliye, daha sonra da beraat eder. 1987’de Milliyetçi Çalışma Partisi genel başkanlığına seçilir. 1991 genel seçimlerinde MÇP-RP-IDP seçim ittifakı sonucu Yozgat milletvekili seçilir. 1993’de MHP son kurultay delegeleri toplanarak MÇP’nin adını MHP olarak değiştirirler. 1995 genel seçimlerine tek başına katılan MHP, kendini sömüren partilere oy vermeye alışkın Türk milleti tarafından baraj altında bırakılır.

Ve 4 Nisan 1997 Bağbuğ Alparslan Türkeş Hakka yürür.   

CENNET MEKANI OLSUN

İbrahim SARI /01.01.2014 Şükraniye 

İbrahim Sarı
İleri Bir Medeniyet: Sümerler

Mezopotamya, Yunancada "nehirler arasında" kalır. Bu bölge, dünyadaki en verimli topraklardan biridir ve bu özelliğiyle büyük medeniyetlerin geliştiği bir bölge olmuştur.

Bu toprakların güneyinde bulunan ve bugün Kuveyt ve Kuzey Suudi Arabistan olarak bilinen bölgeden çıkan bir grup insan, diğer topluluklardan farklı bir dil konuşuyor, şehirlerde oturuyor, hukuki düzene dayalı bir monarşi ile yönetiliyor ve yazıyı kullanıyorlardı. Bu toplum Sümerlerdi.

MÖ 3000'den itibaren büyük şehir devletleri kurarak gittikçe genişlemiş, geniş kitleleri kontrol altına almışlardı.

Sümerler ilerleyen tarihlerde, Akad toplumu tarafından yenilgiye uğratılarak kontrol altına alınmışlardır. Ancak Akadlar, Sümerlerin kültürünü, dinini, sanatını, hukukunu, yazısını, devlet yapısını ve edebiyatını benimseyerek, Mezopotamya uygarlığının devam etmesini sağlamışlardır.  Sümerler döneminde teknolojiden sanata, hukuktan edebiyata kadar tüm alanlarda önemli gelişmeler yaşanmıştır. Sümerlerin gelişmiş ticaretleri ve güçlü bir ekonomileri vardı. Tunç metalurjisi, tekerlekli araçlar, tekneler, heykeller ve anıtsal yapılar bu dönemdeki hızlı gelişimin günümüze ulaşan kanıtlarından birkaçıdır.

Ayrıca Sümerlerin, günümüze kadar ulaşamamış olan birçok el sanatına da sahip olduğu bilinmektedir. Mezopotamya kentleri için önemli bir dış satım malı olan yün dokumaların dokunup boyanması da, gelişmiş yan sanatlara örnek olarak verilebilir.. Sümerlerin toplumsal alanda da gelişmiş bir yapılanması vardı. Sümer devleti monarşik bir yapıya sahipti. İktidarda bulunan rahip-kral, devleti bir dizi bürokratlar yardımıyla yönetiyordu. Yardımcıları, hasattan sonra, ürünleri halk arasında paylaştırır, toprakları gezip gözlem yaparlardı. Sümerlerin sahip olduğu yönetim sisteminin temelini bürokrasi oluşturmaktaydı. Her bölgedeki rahip, orada yaşayan halkın sorumluluğunu üstüne alır ve özellikle büyük şehirlerde gıda paylaşımının dikkatli bir şekilde yapılmasını sağlardı. Rahiplerin bu çalışmaları kaydedilerek saklanırdı. Günümüzden yaklaşık 6000 yıl önce yaşamış olan Sümerlerin sosyal, sanatsal, bilimsel ve ekonomik alandaki yaşantıları, evrimcilerin öne sürdükleri sözde "ilkelden gelişmişe doğru ilerleyen insan" modeliyle tamamen çelişmektedir. Sümerlerin inşa etmiş olduğu büyük medeniyet hem kendi devrinde son derece ileridir, hem de günümüzde dahi pek çok toplumla kıyaslandığında oldukça gelişmiş bir medeniyettir. Evrimcilerin iddialarıyla, sözde maymunsuluktan bir müddet önce kurtulmuş, hırıltılar çıkarmaktan konuşmaya geçeli kısa bir süre olmuş, daha yeni sosyalleşmeye başlamış, hayvan yetiştirmeyi, tarımla uğraşmayı yeni öğrenmiş insanların nasıl olup da bu derece gelişmiş bir kültür inşa ettikleri açıklanamaz.

Açıkça görülmektedir ki, tarihin her döneminde insan zihniyle, yetenekleriyle, zevkleriyle, sosyal ilişkileriyle insan olarak var olmuştur. Evrimcilerin çeşitli yayın organlarında sıkça gündeme getirdikleri, ateş başında oturan, mağaralara sığınmış, kaba taştan aletler yaparak günlerini geçiren yarı maymun-yarı insan çizimleri ise hayal ürünü olmaktan öteye gitmeyen, tarihsel, arkeolojik ve bilimsel bulgularla hiçbir şekilde uyuşmayan hikayelerden ibarettir.

İnsanlık tarihi, eski dönemlerde yaşayanların -tüm iddialarının aksine- tahmin edilenden çok daha üstün bir teknoloji ve medeniyete sahip olduklarını gösteren yüzlerce delil ve bulguyla doludur. Bunlardan biri de Sümer medeniyetidir. Sümerlerin geriye bıraktığı eserler, insanoğlunun binlerce yıl önce sahip olduğu bilgi birikiminin delillerindendir.

İbrahim Sarı
 Bir insanın canı her şeyidir.aşık,sevdiği uğruna canını bile verebilmektedir.ama, birde gönül vardır.her şeyi içine alır,içi çok geniştir,yere göğe sığmaz her şeyi ister. ilk isteği ilim ve akıl olursa faydalı bir insan olarak toplumdaki yerini alır. 

Ancak, gönlün de,ilim ve akıl yerine cahil olmayı benimserse cahil olmanın faydalarını da görürse toplumun geleceği için zararlı bir insan.maalesef çağımızda farklı,farklı konularda da olsa cahil insanların her alanda artması toplumları rahatsız etmektedir.bu kötü gidişe dur diyebilmek için yönetenlerin eğer işlerine gelirse yönetilenleri'' cahillikten'' kurtarmak ''bilgili olup dünyada olanları öğrenmeleri'' için bir çaba harcaması gerekir. Öğrenmek, bilgili olmak insanları kurtuluşa götürür ve bu bakımdan cahil kalmak yerine hayatı ve hayatın içinde olan bitenleri tam anlamıyla öğrenmek de  insanlar için  görev olmalıdır. 

Ama; günümüzde insanlar bilgili olmaktan kaçarak ''cahilliğin'' faydasını mı görüyorlar acabaya da bilgili olup ta ''aklının yettiği şeylere gücünün yetmemesinin psikolojik rahatsızlıklarını mı yaşıyorlar,.yönetenler ve tükettirenler yönetilenlerin cahil kalmasından faydalar mı görüyorlar. 

Oysa,cahillik de öksürük gibi,bir çeşit hastalıktır tedavi etmezseniz hastalığın sınırı nasıl yoksa cahilliğinde sınırının ve ilacının olamayacağını bilmeli. İnsanların dış görünüşüne aldanıp, kılığına kıyafetine bakıp  cahilliklerine aldanmayalım, duvarda asılı olan diplomalar cehaleti gidermez.cehalet küstahlık verir,akıllı adam için fakirlik cahillikten iyidir .çünkü.cahilin kalbi dilindedir,eli cebindedir,gözü çıkarındadır.

Gönlü güzel insan ise; hayatı boyunca yaşamında yaptığı işlerde bir vicdansızlık, bilinçsizlik yaptım mı? işlerimde ve davranışlarım da samimiyetsiz miyim?, bana öğretilen değerleri yaşayabilmekte başarılı  mıyım? Millet sevgim, halka hizmetim de eksiklikler var mı ? Bütün bunlarda dürüstmüyüm ?der.

Sokrates demiş ki: “Cahil insan kendinin bile düşmanıdır,başkasına dost olması nasıl beklenir.''

Kusursuz doğan insanoğlu, cahillerden olmamak için iyi bir eğitim almalı, nefsini terbiye etmelidir. Zamanı,hayatı ve dünyayı ziyan etmeden doğru olan gerçektir,sevgi gerçektir diyerek, cahilliğe yüz çevirmeli. Korku duymadan sevgi içinde yaşamak daha mesut bir hayatı olması için savaşmalı. Bu gün de biz insanlar, gerçekleri görerek, ne olduğumuzu bilerek yaşarsak. Şiddet, öfke, zorbalık, insaf ve adaletsizliğin sebebi olan cahillikle mücadele de sorumluluk üstleniriz. Sevgisizlik, merhametsizlik, kin, öfke, intikam,haset kötü duygu ve düşünceler cahillik olup; insanoğlunun, bunları yaşamından çıkarması gerekir.

Bu gün;

Medeniyette ki akıl almaz ilerlemelere rağmen insanlar işlerine geldiği gibi davranıyor. Kendilerine yakışmayan, anlam dolu yanlışlıklar yaparak yaşıyor. Kendini doğru işler yaparak mutlu eden biri olmak yerine menfaatinin kölesi oluyor.

Cahil;

Dünyanın nimetlerinden fazlasıyla yararlanmak için bütün değer yargılarını bir kenara bırakarak dünyanın malına, mülküne ve süsüne aşık oluyor ben diyen için dünyanın yüzü tatlıdır. Bencilleri, dünyalıklar kolay kandırır.

Cahil;

Kafasını şeytana kiraya verdiği için yolunu şaşırıyor, herkese güveniyor, sırrını tutamıyor,dostunu düşmanını ayıramıyor, işlerinde kör ve sağır oluyor. Gönül terbiyesi ve yürek ahlakını işine geldiği gibi düşündüğünden aydınlanmak ve aydınlatmak adına ne ışık alıyor ne de ışık veriyor. Hayatta kalmanın tek yolunun kendisi için yaşamak,olduğununa inanıyor.

Cahil;

Servette emek, zevkte vicdan aramıyor. Haksızlık kendisine dokunmuyorsa önemsemiyor. Ben demekten kurtulup,biz diyemiyor. Çeşidi ve yöntemleri hızla artan vazgeçemediğimiz hastalıklı bir duygudur, Cahillik.

Kendimizden geçerek, yokluğunda hastalandığımız, sevgi ile yaşamamızın düşmanıdır cahillik. İnatçılıkla birleşen bilgisizliğin adıdır…Cahillikten kurtulmak kolay iş değildir. Ama, cahillik insanı boğar mahveder, cahillik; önce mutluluk verse de sonucunda cahilliği yapanı da etrafındakileri de dertlendirir,kederli bir ruh hali yaratır, ümitsizliğe düşürür. İnsanı iki yüzlü yapar.

İnsanlar;

Bu manevi dertlerin tesirinden kurtulmak için toplumu oluşturan herkes üzerine düşeni yapmak zorundadır. Uyuma taklidi yapmakla uyuduğumuzu zannedersek hep uykusuz kalırız. 

Tez elden: cahillikten kurtulmak için duymayı, düşünmeyi, hatırlamayı ilerimiz için gerçekleştirmeliyiz. Aksi olursa, çılgın cahiller, huysuzluğu huy edinenler toplumun cahillikten kurtulmaması için her yola baş vururlar. Ümidimiz kesmeden, ümit etme sebeplerini inandırıcı olacak ve yapılan hale getirmek çabası içinde olmalıyız.

Cahilliği yenen insan;

Alın teri, göz nuru ve bilgisiyle hak ederek helalinden kazandığı servet ile zengin olanın, malı mülkü olacak ama o insana değil, insan ona hükmedecek. İnsanın da bu zenginlikten başkalarının da faydalanma- sını sağlama sevgisini  yaşaması gerekir. Başkalarını sevmek ve iyiliklerini istemenin, erdemli olmak kendini sevmenin ve bencil olmanın ise cahillik olduğunu insanı küçülttüğünü anlaması gerekir.

Ruhumuz;

Acı çeken toplumların tamamında işlenen cinayetler, yapılan katliamlar, devlet ve milletin zararına alınan kararlar, yapılan işler,onarılması imkansız maddi ve manevi zararlar hep cahillerin eseridir. Cahillerin verdiği acılar uzun süren mutsuzlukların da sebebidir. Cahillikleri yenmek için mücadele etmeli ki her tarafa güzellikleri anlatan dilimiz kalbimizde olsun. Faziletli, iş bilir, cömert ve bilgili insanlar artsın…Hiç bir kuşun tek kanatla uçmayacağını bilelim.

''Cahil,kendi kendine aşık olan kimsedir.''

“Cahil kendine göre dini vardır.”

Kendimizi çirkinleştiren her davranıştan, kurtulma- nın yollarını arayalım. bulalım cahillerin verdiği zararlardan kurtulalım.

©2017 GoogleSite Terms of ServicePrivacyDevelopersArtistsAbout Google
By purchasing this item, you are transacting with Google Payments and agreeing to the Google Payments Terms of Service and Privacy Notice.