Ebooks

 Daha önce İlâhînâme, Mantıku't-tayr isimli latin harfleriyle Türkçe'ye tercüme edilmiş eserleri bulunan Nişaburlu Feridüddîn-i Attâr, tasavvuf ve şark klasiklerine meraklı Türk münevveri için hiç de yabancı bir isim değildir.

Hicrî 513-627, Miladî 1119-1230 yılları arasında Nişabur'da yaşayan büyük mutasavvıfın eserleri, o zamanlarda Belh'ten hicrete mecbur edilen Mevlânâ oymağı vasıtasıyla Anadolu'ya gelmiş, hatta çocuk denecek bir yaşta kendisiyle tanışıp elini öpen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye ithaf ve hediye ettiği Esrârnâme'yi Mevlânâ hiç yanından ayırmamıştır. Böylece 700 seneye yakın bir zamandan beri Anadolu'da ismi zikrolunan ve tasavvuf erbabınca tanınan Feridüddîn-i Attâr, Mevlânâ gibi o devrin Moğol istilası ve benzeri içtimaî zelzeleleri karşısında kan ve ateş kokan havasını aşk ve şiirle yumuşatmış, zamanın şekillerinden istifade ederek insanlara en güzel yolları işaretle en iyi ahlâkı telkine çalışmıştır.

Esasen Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan göç yolları üzerinde bulunan Nişabur, yurdumuzun Oğuz ve Selçuk medeniyeti havasını uzun zaman fikren beslemeye devam etmiş bir kültür merkezi olmakla, Feridüddîn-i Attâr'ın eserlerinde kendimize çok yakın sezişler, vak'alar, insanlar bulmaktayız.

Bu defa takdim ettiğimiz Tezkiretü'l-evliyâ, kısa bir "evliyâ menkıbeleri" kitabıdır. Burada binbir faydalı mânalarla dolu kerametler, vaaz ve nasihatler ve büyük sözler kaydedilmiş, böylece güzel bir ahlâk kitabı meydana getirilmiştir.

Feridüddîn-i Attâr'ın, latin harfleriyle takdim ettiğimiz bu eseri daha önce eski harflerle Türkçe'ye çevrilmiş nüshalardan birinin kopyasıdır. Bu sebeple eserin aslı ile bu kopya arasında bazı farklar bulunabilir. Elden ele geçerek biraz da anonim bir mahiyet almış olabilir. Biz, bazen onbeşinci asır Anadolu Türkçesini hatırlatan üslubu bozmaktan kaçınarak yaşayan dilin canlı ifadesiyle bu eseri bir halk kitabı olarak düşündük ve dilini de halka yakın bulduk. İlmî bir tetkikten ziyade içinden hisseler çıkarılabilen bir kıssalar kitabı olsun istedik.

Tezkiretü'l-evliyâ'sı 1905'te Nicholson tarafından İngilizce'ye de tercüme edilmiş bulunan büyük mutasavvıfın diğer eserlerinin de kütüphanemize kazandırılması yolunda bu deneme, bir hareket uyandırırsa kendimizi bahtiyar addedeceğiz.

“Eğer sen de bu büyük nimetlerden biraz olsun nasip almak istiyorsan aklını başına toplayıp nefsinle mücadeleye çalışmalısın. Dünya fâni, herşeyi de fâni! Bu marifetullah gönülde olursa ona ne ölüm olur, ne de bir şey. Ölüm de ona, bu âlemden diğer bir aleme intikalden başka bir şey değildir." Mehmed Zahid Kotku (rahmetullahi aleyh)

Yakın tarihimizin manevi büyüklerinden ve abide şahsiyetlerinden merhum Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh Hocaefendi'nin, nefsin sıfat ve özelliklerini tanıtmak ve menfi (olumsuz) tesirlerinden kurtulmanın yollarını göstermek için kaleme aldığı eser; Nefsin Terbiyesi...

Ona göre nefsi terbiye edip ruhun emrine âmâde hale getirmenin ilk şartı günahları tanıyıp onlardan kaçınmaktır. Bu yüzden kitapta büyük ve küçük günahlar çeşitli kaynaklar esas alınarak sayılmış, kendisine has formatla yeniden sunulmuştur.

Eserin bir kısmı kendi el yazıları ile ve bir kısmı da ziyaretçilerinin kâtipliği ile meydana getirilmiştir. Daha önce çeşitli baskıları yapılan Nefsin Terbiyesi, bu baskısında ciddi anlamda gözden geçirilmiş; bir takım tashih gerektiren kısımlar düzeltilmiş; âyet, hadis, kelâm-ı kibâr ve şiirlerden kaynağı tespit edilebilenlerin kaynağı gösterilmiştir.

Okuyucunun anlayışını kolaylaştırmak için sayfa içerisinden çıkarılan kimi kelime ve kavramların o sayfadaki geçtiği yerde ne anlama geldiği, küçük bir sözlük şeklinde hemen sayfanın kenarında verilmiştir. Eserin meydana getirilmesinde yararlanılan kaynaklar tespit edilerek, haklarında kısa bilgiler verilmiştir.
(2. CİLT)

MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

Mâlumdur ki bütün mevcudât Allahu Teâlâ’nın yarattığı birer mahluktur. Bunların kimisi -melekler gibi- günahlardan müberra, ancak emrolundukarını yaparlar, başkasını bilmezler.

Bir kısmı da hayvanlardır ki onlar da akıl ve zekadan mahrum oldukları için şehvetlerinin iktizası ne ise onu işlerler. Günah falan bilmezler, ancak şehvetlerinin esiridirler. Hak, adalet bilmezler, gücü yeten gücü yetmeyene hükmeder. Bir kısım mahluku da vardır ki onlar da insanlardır. Onlara akıl ve zeka ile ikram ve ihsan ederek bugünkü tekemmüle eriştirmiştir. 

Bunların bir kısmı kâinatın sahibi olan Allahu Teâlâ’ya ve O’nun peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanır ve âhiret mesuliyetinden korkar. Cenneti ister, cenennemden korkup kaçar. Diğer bir kısmı da vardır ki Allah tanımaz, tabiate bağlıdır. Âhiret mesuliyeti tanımaz. Bunlar da kâfirlerdir.

Mülkün sahibi Allah’tır. Kula düşen ilk vazife mülkün sahibi olan Allah’ı tanımak ve O’na kulluk hizmetini yapmaktır. Dünyaya gelmemizden murad da budur. Diğer şeyler bu tanımaya ve ibadete vesiledir.

Bir insan ne kadar zengin olup dünya bilgilerine sahip olsa yine de ona Allah’ı tanıtacak, mârifet-i ilâhiyyeye eriştirecek ve onu hak yolda, İslâm yolunda tutacak bir alime, bir mürebbîye, bir mürşide ihtiyacı muhakkaktır.

İlmi bilen ve bildiren çok kimseler vardır ki kuru gürültüden başka bir şeye yaramazlar. Çünkü ilimden murad Hakk’ı tanımak ve bilmektir. Hakk’ı bilmeyi de öyle kolayca bir şey sanma. Hidâyet-i ilâhiyyeye erişmemiş olanların bilgilerini görüyoruz ki kulu Hakk’tan uzaklaştıyor ve Hakk’ı münkir oluyor; cehennemin yolunu, şeytanın yolunu seçiyor. Böyle ilim olacağına olmaması daha iyi değil mi?

İnsanın bu hayat âlemi hepimizin bildiği gibi fâni bir hayattır. Şimdiye kadar kimseye bâki kalmayan bu hayat bundan sonra da kimseye bâki kalmayacaktır. Fakat o içimizde saklı duran yedi başlı ejderhadan daha beter nefis, hepimizi nasıl perişan etmektedir? Cahilleri bir türlü kandırır, fenalıklara sevkeder. Alimleri başka türlü kandırıp kibire, gurura, ucuba ve hasede boğar. Tacirleri hırsa boğar. Memurları da ibadetten alıkoyar.


İnsanlık ve olgunluk o kadar kolay bir şey değildir. Bu kötü ve fena huylara alışan insanları bu çirkinlikten kurtarmak ne kadar zordur. Hayvanı terbiye mümkün oluyor, lakin insanın terbiyesi hiçbir zaman hayvan terbiyesi ile kıyas bile edilemez. Çünkü ne nefis ölür ne de şeytan bırakıp gider. Bunlar ölünceye kadar insanın hasmıdır. Yalnız Allahu Teâlâ’nın lütfuna mazhar olanlar müstesnadır.

Cenâb-ı Hak cümlemize lütuf ve ihsan buyursun da sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin. Sevmediği ve razı olmadığı kullarından etmesin. Âmîn! Her yerde ve her zaman müslümanların birleşmesine ve sevişmelerine sa’y ü gayret eden kullarından eylesin. Âmîn!

(1. CİLT)

MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

Mâlumdur ki bütün mevcudât Allahu Teâlâ’nın yarattığı birer mahluktur. Bunların kimisi -melekler gibi- günahlardan müberra, ancak emrolundukarını yaparlar, başkasını bilmezler.


Bir kısmı da hayvanlardır ki onlar da akıl ve zekadan mahrum oldukları için şehvetlerinin iktizası ne ise onu işlerler. Günah falan bilmezler, ancak şehvetlerinin esiridirler. Hak, adalet bilmezler, gücü yeten gücü yetmeyene hükmeder. Bir kısım mahluku da vardır ki onlar da insanlardır. Onlara akıl ve zeka ile ikram ve ihsan ederek bugünkü tekemmüle eriştirmiştir. 

Bunların bir kısmı kâinatın sahibi olan Allahu Teâlâ’ya ve O’nun peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanır ve âhiret mesuliyetinden korkar. Cenneti ister, cenennemden korkup kaçar. Diğer bir kısmı da vardır ki Allah tanımaz, tabiate bağlıdır. Âhiret mesuliyeti tanımaz. Bunlar da kâfirlerdir.


Mülkün sahibi Allah’tır. Kula düşen ilk vazife mülkün sahibi olan Allah’ı tanımak ve O’na kulluk hizmetini yapmaktır. Dünyaya gelmemizden murad da budur. Diğer şeyler bu tanımaya ve ibadete vesiledir.


Bir insan ne kadar zengin olup dünya bilgilerine sahip olsa yine de ona Allah’ı tanıtacak, mârifet-i ilâhiyyeye eriştirecek ve onu hak yolda, İslâm yolunda tutacak bir alime, bir mürebbîye, bir mürşide ihtiyacı muhakkaktır.


İlmi bilen ve bildiren çok kimseler vardır ki kuru gürültüden başka bir şeye yaramazlar. Çünkü ilimden murad Hakk’ı tanımak ve bilmektir. Hakk’ı bilmeyi de öyle kolayca bir şey sanma. Hidâyet-i ilâhiyyeye erişmemiş olanların bilgilerini görüyoruz ki kulu Hakk’tan uzaklaştıyor ve Hakk’ı münkir oluyor; cehennemin yolunu, şeytanın yolunu seçiyor. Böyle ilim olacağına olmaması daha iyi değil mi?


İnsanın bu hayat âlemi hepimizin bildiği gibi fâni bir hayattır. Şimdiye kadar kimseye bâki kalmayan bu hayat bundan sonra da kimseye bâki kalmayacaktır. Fakat o içimizde saklı duran yedi başlı ejderhadan daha beter nefis, hepimizi nasıl perişan etmektedir? Cahilleri bir türlü kandırır, fenalıklara sevkeder. Alimleri başka türlü kandırıp kibire, gurura, ucuba ve hasede boğar. Tacirleri hırsa boğar. Memurları da ibadetten alıkoyar.


İnsanlık ve olgunluk o kadar kolay bir şey değildir. Bu kötü ve fena huylara alışan insanları bu çirkinlikten kurtarmak ne kadar zordur. Hayvanı terbiye mümkün oluyor, lakin insanın terbiyesi hiçbir zaman hayvan terbiyesi ile kıyas bile edilemez. Çünkü ne nefis ölür ne de şeytan bırakıp gider. Bunlar ölünceye kadar insanın hasmıdır. Yalnız Allahu Teâlâ’nın lütfuna mazhar olanlar müstesnadır.


Cenâb-ı Hak cümlemize lütuf ve ihsan buyursun da sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin. Sevmediği ve razı olmadığı kullarından etmesin. Âmîn! Her yerde ve her zaman müslümanların birleşmesine ve sevişmelerine sa’y ü gayret eden kullarından eylesin. Âmîn!

 Ne yapalım da Cehennemden uzak olalım? 

Ne işleyelim de Cennete ve cemale vâsıl olalım?

Bu sorular ilimle cevaplanır, müşkiller ilimle çözülür, yol ilimle bulunur, mahzurlardan ilimle sakınılır, Cehennemden ilimle kaçınılır, Cennete ilimle varılır. Cennetin yolunda, aşılması gereken ilk mania, ilk akabe, ilk bel, ilk geçit cahilliktir, bilmezliktir, bî-haberliktir.

Müslüman bu eşiği mutlaka aşmalı. Ama ilmin, bilginin de çeşitleri var; önü sonu, değerlisi, tercihlisi, mühimini, ehemmi, elzemi var; ilim yolunun tuzakları, tehlikeleri var. İnsan, bu yolda yürürken, ana gayeyi unutabilir, muvakkat lezzetlere takılabilir, şaşırıp yanlış istikametlere sapıtabilir; ilmi istismar edip, bilgilerini kötü maksatla kullanabilir...

Her şeyde olduğu gibi İslâm, bu ilim mevzuunda da hududu çizmiş, ölçüyü koymuş, ifratı tefriti belirtmiş, ana gayeyi tarif etmiş, tehlikeleri îkaz eylemiştir.

Bu kitapta bütün bu konuları; hocamız, üstadımız, Seyyid Mehmed Zâhid Efendi rahmetullahi aleyh hazretleri, geniş bilgisi ve engin manevî tecrübesine dayanarak, samimî, tekellüfsüz bir sohbet üslûbu içinde anlatmaktadır.

İslâmın ve imanın özüne ermek isteyen kimseler için bu eser ilk merhale mahiyetindedir; okuyanları, ilim ve hakikat aşkına erdirmesini, öğrenilen bilgilerin ihlâs ve samimiyetle tatbik, amel ve icrasına teşvik etmesini, böylece kulları Hakk’ın rızasına nail kılarak, vesîle-i dühûl-i cinân olmasını Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak hazretlerinden samimiyetle temenni ve niyaz eylerim.

ed-dâî, el-fakîr Halil Necatioğlu

 İman; herkesin bildiği gibi bir itikad, bir inanç ve bir tasdikten ibarettir. Lâkin bütün ibadetlerin başı, kökü, esası ve temelidir; bu olmadıkça hiçbir ibadet sahih ve makbul olamaz. Öyle kuru iman değil, olgun ve kâmil bir iman lazım. Bu da ancak ibadet ve taatlere hem de ihlâsla birlikte devamla mümkündür!

Bugün görüyoruz ki birçok insan menfaatleri icabı hemen yön değiştirmektedirler. Akşam müslüman, sabahleyin küfre dönen ne kadar insan ararsın; bunların bir kısmı da hâlâ kendini müslüman sayar; çok acayip!

Fikir değişikliği -Allah korusun- hep iman zâfiyetinden ileri gelmektedir.Bugün insan dövme ve öldürme hadiseleri de yine ya tamamen imansızlığın veya çok zayıf bir imanın, amelsiz bir imanın mahsulü olsa gerektir ki müslüman bu gibi cinayetleri katiyen irtikab edemez. Çünkü Müslümanlık tam bir hürriyet dinidir. Müslüman, kimseye ne eliyle ne de diliyle ezâ ve cefâ edemez. Zira bu gibi çirkin hareketler Müslümanlıkta yasaktır, haramdır.

Evet, iman başka, amel başka; âmennâ. Lâkin can başka, ceset de başka. Amma ikisi birleşmedikçe hiçbir şey olmaz. Nasıl ki ölümle,can cesetten çıkınca o cesedi hemen mezarlığa götürüp toprağın içine atmaktayız. Çünkü artık işe yaramaz. Neden? Zira asıl olan ruh çıktı, cesedin işi de bitti. Öyle ise aziz ve muhterem kardeşim!İmanını amelsiz bırakma ve bir de imanına zarar verecek olan günahlardan çok sakın. Zira günahların en büyük zararı, kulu Rabbinden uzak etmesidir. Cehennemdeki en büyük azap da kulun Hâlıkından uzak kalmasıdır ki bu azap cehennemin ateşinden yüz binlerce fazladır.

Bu dünya dâr-ı imtihândır, burada ne kadar yaşarsan yaşa, sonu ölüm! Ölüm ise mü'min için bir rahmet, bir lütuf ve bir ihsân-ı ilâhîdir. Dinsiz ve imansız için de pek acı bir felaket ve pek büyük bir azaptır. Şimdi fırsat senin elinde! Bu fırsat elinden gitmeden seçeceğin yeri iyi düşün ve bu dünyaya iyi bak ki kimseye kalmamıştır...

MÜELLİF MUKADDEMESİ

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn... Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâMuhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn...

Racîm olan şeytanın şerrinden Allahu Teâlâ hazretlerine sığınır; Rahmân ve Rahîm olan Allah celle ve alâ hazretlerinin ism-i şerîfi ni yâd ile bu eseri yazmaya başlarım. Sebebi şudur ki;

Bu âleme gelen her canlı, muayyen ve mukadder olan ömrünü bitirir ve mecburen geldiği bu âlemi terk edip bir daha gelmemek üzere gider. Bu herkes tarafından görülmekte ve bilinmektedir. Ancak buradaki kalış müddetince yaptığı iyilik veya kötülüğü de kendisiyle beraber gitmektedir ki artık bundan sonra yapacağı hiçbir şey kalmamıştır.

Yalnız şu var ki üç ameli onun hesabına, kıyamete kadar yaşamakta devam edecektir.

Bunlardan birisi sadaka-i câriyesidir ki bunlar sağlığında yaptırdığı cami, mektep, medrese, hastane ve benzeri, insanlara faydalı tesislerle çeşmeler, köprüler ve sâir hayırlardır. Diğer taraftan, günahı mûcib kötü âdet ve an'aneler ve küfrü mûcib fena ameller işlerse bütün bunlar da sadaka-i câriye gibi defter-i âmâline günah olarak yazılır durur.

İkincisi ilm-i nâfi'dir ki (faydalı ilim) bırakılan ilmî eserler bu meyanda zikrolunabilir.

Üçüncüsü arkasından kendisi için dua edecek ve başkalarının da hayır dua ile anmasına vesile olacak salih bir evlat bırakmaktır
Bu fakîr-i pürtaksîr kardeşiniz de, ihvân-ı müslimîne bir hediye kalmak ve bundan sonra hayırla yâdımıza vesile olmak ümidiyle şu kitapçığı yazmaya cesaret ettim. "Her cahil cesur olur." fehvâsınca, vâki olacak hata ve kusurlarımın affını ve erbâbı tarafından da tashihini ayrıca rica ederim.

Mehmed Zahid KOTKU (Rh.a)

---

MUKADDEME

Elinizdeki bu eser, ahlâk eğitiminin ciddi bir şekilde mevzubahis edildiği, mekteplere ahlâk dersleri konulduğu bir zamanda telif edilmiş, çok büyük bir rağbete mazhar olmuştur.

Üstâdımız, babamız müellif Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh hazretleri, eserini tekellüften, tasannûdan, tefennünden âzâde, samimi bir üslup ile kaleme almıştır. Öyle ki onu tanıyanlar kitabı okurken onu görüyor, konuşmasını duyuyor gibi olurlar.

Bu eser, nazarî olarak bir kitap yazmış olmak için kaleme sarılıp masa başına oturup kaynakları karıştırıp derlenmemiştir. Daha ziyade, kıymetli müellifi nin müşahedelerini, hayat tecrübelerini, engin irfanının meyvelerini aksettirir. Bahisler, hatıra düştükçe zaman zaman yazılmıştır; gâh gelen bir ziyaretçi, gâh bir şikayet, gâh görülen bir kusur ve hata, gâh bir haber, ilham ve hareket kaynağı olmuştur. Onun için, içinde hayata bağlılıktan doğan müstesnâ bir canlılık, tabiîlik ve samimiyet vardır.

Eserde iddia değil, faydalı olma gayesi esas olduğundan, uygun ve faydalı bulunan yerlerden uzun iktibaslar yapılmakta bir beis görülmemiştir.

Merhum, eserini büyük boy, çizgisiz, kalın, beyaz defterlere eski yazıyla yazardı. Bunlar sonra başkaları tarafından daktilo edilirdi. Yazdığı yeni bahisleri gelen ziyaretçilere okurdu. Toplantılarda basılan eserlerinden okutur, kendisi de dinler, bazen de "Şöyle ilave edin." diye buyururdu.

Üstâdımızın bu mühim eserinin, okuyanlara feyz bahşetmesini; günahları ve ahlâk-ı rezîleyi terke, mânevî kemâlâtı ve güzel ahlâkı kesbe rehber olmasını candan temenni ederiz. Mevlâ, müellifi nin ruhunu şâd ve mesrûr, merkad-ı pâkini pür-nûr, mânevî makâmını âlâ eylesin...Âmîn. Bi-hürmeti seyyidi'l-mürselîn sallallahu aleyhi ve sellem.

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)

 MÜELLİF MUKADDEMESİ

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn... Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâMuhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn...

Racîm olan şeytanın şerrinden Allahu Teâlâ hazretlerine sığınır; Rahmân ve Rahîm olan Allah celle ve alâ hazretlerinin ism-i şerîfi ni yâd ile bu eseri yazmaya başlarım. Sebebi şudur ki;

Bu âleme gelen her canlı, muayyen ve mukadder olan ömrünü bitirir ve mecburen geldiği bu âlemi terk edip bir daha gelmemek üzere gider. Bu herkes tarafından görülmekte ve bilinmektedir. Ancak buradaki kalış müddetince yaptığı iyilik veya kötülüğü de kendisiyle beraber gitmektedir ki artık bundan sonra yapacağı hiçbir şey kalmamıştır.

Yalnız şu var ki üç ameli onun hesabına, kıyamete kadar yaşamakta devam edecektir.

Bunlardan birisi sadaka-i câriyesidir ki bunlar sağlığında yaptırdığı cami, mektep, medrese, hastane ve benzeri, insanlara faydalı tesislerle çeşmeler, köprüler ve sâir hayırlardır. Diğer taraftan, günahı mûcib kötü âdet ve an'aneler ve küfrü mûcib fena ameller işlerse bütün bunlar da sadaka-i câriye gibi defter-i âmâline günah olarak yazılır durur.

İkincisi ilm-i nâfi'dir ki (faydalı ilim) bırakılan ilmî eserler bu meyanda zikrolunabilir.

Üçüncüsü arkasından kendisi için dua edecek ve başkalarının da hayır dua ile anmasına vesile olacak salih bir evlat bırakmaktır
Bu fakîr-i pürtaksîr kardeşiniz de, ihvân-ı müslimîne bir hediye kalmak ve bundan sonra hayırla yâdımıza vesile olmak ümidiyle şu kitapçığı yazmaya cesaret ettim. "Her cahil cesur olur." fehvâsınca, vâki olacak hata ve kusurlarımın affını ve erbâbı tarafından da tashihini ayrıca rica ederim.

Mehmed Zahid KOTKU (Rh.a)

---

MUKADDEME

Elinizdeki bu eser, ahlâk eğitiminin ciddi bir şekilde mevzubahis edildiği, mekteplere ahlâk dersleri konulduğu bir zamanda telif edilmiş, çok büyük bir rağbete mazhar olmuştur.

Üstâdımız, babamız müellif Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh hazretleri, eserini tekellüften, tasannûdan, tefennünden âzâde, samimi bir üslup ile kaleme almıştır. Öyle ki onu tanıyanlar kitabı okurken onu görüyor, konuşmasını duyuyor gibi olurlar.

Bu eser, nazarî olarak bir kitap yazmış olmak için kaleme sarılıp masa başına oturup kaynakları karıştırıp derlenmemiştir. Daha ziyade, kıymetli müellifi nin müşahedelerini, hayat tecrübelerini, engin irfanının meyvelerini aksettirir. Bahisler, hatıra düştükçe zaman zaman yazılmıştır; gâh gelen bir ziyaretçi, gâh bir şikayet, gâh görülen bir kusur ve hata, gâh bir haber, ilham ve hareket kaynağı olmuştur. Onun için, içinde hayata bağlılıktan doğan müstesnâ bir canlılık, tabiîlik ve samimiyet vardır.

Eserde iddia değil, faydalı olma gayesi esas olduğundan, uygun ve faydalı bulunan yerlerden uzun iktibaslar yapılmakta bir beis görülmemiştir.

Merhum, eserini büyük boy, çizgisiz, kalın, beyaz defterlere eski yazıyla yazardı. Bunlar sonra başkaları tarafından daktilo edilirdi. Yazdığı yeni bahisleri gelen ziyaretçilere okurdu. Toplantılarda basılan eserlerinden okutur, kendisi de dinler, bazen de "Şöyle ilave edin." diye buyururdu.

Üstâdımızın bu mühim eserinin, okuyanlara feyz bahşetmesini; günahları ve ahlâk-ı rezîleyi terke, mânevî kemâlâtı ve güzel ahlâkı kesbe rehber olmasını candan temenni ederiz. Mevlâ, müellifi nin ruhunu şâd ve mesrûr, merkad-ı pâkini pür-nûr, mânevî makâmını âlâ eylesin...Âmîn. Bi-hürmeti seyyidi'l-mürselîn sallallahu aleyhi ve sellem.

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)

 MÜELLİF MUKADDEMESİ

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn... Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâMuhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn...

Racîm olan şeytanın şerrinden Allahu Teâlâ hazretlerine sığınır; Rahmân ve Rahîm olan Allah celle ve alâ hazretlerinin ism-i şerîfi ni yâd ile bu eseri yazmaya başlarım. Sebebi şudur ki;

Bu âleme gelen her canlı, muayyen ve mukadder olan ömrünü bitirir ve mecburen geldiği bu âlemi terk edip bir daha gelmemek üzere gider. Bu herkes tarafından görülmekte ve bilinmektedir. Ancak buradaki kalış müddetince yaptığı iyilik veya kötülüğü de kendisiyle beraber gitmektedir ki artık bundan sonra yapacağı hiçbir şey kalmamıştır.

Yalnız şu var ki üç ameli onun hesabına, kıyamete kadar yaşamakta devam edecektir.

Bunlardan birisi sadaka-i câriyesidir ki bunlar sağlığında yaptırdığı cami, mektep, medrese, hastane ve benzeri, insanlara faydalı tesislerle çeşmeler, köprüler ve sâir hayırlardır. Diğer taraftan, günahı mûcib kötü âdet ve an'aneler ve küfrü mûcib fena ameller işlerse bütün bunlar da sadaka-i câriye gibi defter-i âmâline günah olarak yazılır durur.

İkincisi ilm-i nâfi'dir ki (faydalı ilim) bırakılan ilmî eserler bu meyanda zikrolunabilir.

Üçüncüsü arkasından kendisi için dua edecek ve başkalarının da hayır dua ile anmasına vesile olacak salih bir evlat bırakmaktır
Bu fakîr-i pürtaksîr kardeşiniz de, ihvân-ı müslimîne bir hediye kalmak ve bundan sonra hayırla yâdımıza vesile olmak ümidiyle şu kitapçığı yazmaya cesaret ettim. "Her cahil cesur olur." fehvâsınca, vâki olacak hata ve kusurlarımın affını ve erbâbı tarafından da tashihini ayrıca rica ederim.

Mehmed Zahid KOTKU (Rh.a)

---

MUKADDEME

Elinizdeki bu eser, ahlâk eğitiminin ciddi bir şekilde mevzubahis edildiği, mekteplere ahlâk dersleri konulduğu bir zamanda telif edilmiş, çok büyük bir rağbete mazhar olmuştur.

Üstâdımız, babamız müellif Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh hazretleri, eserini tekellüften, tasannûdan, tefennünden âzâde, samimi bir üslup ile kaleme almıştır. Öyle ki onu tanıyanlar kitabı okurken onu görüyor, konuşmasını duyuyor gibi olurlar.

Bu eser, nazarî olarak bir kitap yazmış olmak için kaleme sarılıp masa başına oturup kaynakları karıştırıp derlenmemiştir. Daha ziyade, kıymetli müellifi nin müşahedelerini, hayat tecrübelerini, engin irfanının meyvelerini aksettirir. Bahisler, hatıra düştükçe zaman zaman yazılmıştır; gâh gelen bir ziyaretçi, gâh bir şikayet, gâh görülen bir kusur ve hata, gâh bir haber, ilham ve hareket kaynağı olmuştur. Onun için, içinde hayata bağlılıktan doğan müstesnâ bir canlılık, tabiîlik ve samimiyet vardır.

Eserde iddia değil, faydalı olma gayesi esas olduğundan, uygun ve faydalı bulunan yerlerden uzun iktibaslar yapılmakta bir beis görülmemiştir.

Merhum, eserini büyük boy, çizgisiz, kalın, beyaz defterlere eski yazıyla yazardı. Bunlar sonra başkaları tarafından daktilo edilirdi. Yazdığı yeni bahisleri gelen ziyaretçilere okurdu. Toplantılarda basılan eserlerinden okutur, kendisi de dinler, bazen de "Şöyle ilave edin." diye buyururdu.

Üstâdımızın bu mühim eserinin, okuyanlara feyz bahşetmesini; günahları ve ahlâk-ı rezîleyi terke, mânevî kemâlâtı ve güzel ahlâkı kesbe rehber olmasını candan temenni ederiz. Mevlâ, müellifi nin ruhunu şâd ve mesrûr, merkad-ı pâkini pür-nûr, mânevî makâmını âlâ eylesin...Âmîn. Bi-hürmeti seyyidi'l-mürselîn sallallahu aleyhi ve sellem.

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)

 MÜELLİF MUKADDEMESİ

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn... Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâMuhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn...

Racîm olan şeytanın şerrinden Allahu Teâlâ hazretlerine sığınır; Rahmân ve Rahîm olan Allah celle ve alâ hazretlerinin ism-i şerîfi ni yâd ile bu eseri yazmaya başlarım. Sebebi şudur ki;

Bu âleme gelen her canlı, muayyen ve mukadder olan ömrünü bitirir ve mecburen geldiği bu âlemi terk edip bir daha gelmemek üzere gider. Bu herkes tarafından görülmekte ve bilinmektedir. Ancak buradaki kalış müddetince yaptığı iyilik veya kötülüğü de kendisiyle beraber gitmektedir ki artık bundan sonra yapacağı hiçbir şey kalmamıştır.

Yalnız şu var ki üç ameli onun hesabına, kıyamete kadar yaşamakta devam edecektir.

Bunlardan birisi sadaka-i câriyesidir ki bunlar sağlığında yaptırdığı cami, mektep, medrese, hastane ve benzeri, insanlara faydalı tesislerle çeşmeler, köprüler ve sâir hayırlardır. Diğer taraftan, günahı mûcib kötü âdet ve an'aneler ve küfrü mûcib fena ameller işlerse bütün bunlar da sadaka-i câriye gibi defter-i âmâline günah olarak yazılır durur.

İkincisi ilm-i nâfi'dir ki (faydalı ilim) bırakılan ilmî eserler bu meyanda zikrolunabilir.

Üçüncüsü arkasından kendisi için dua edecek ve başkalarının da hayır dua ile anmasına vesile olacak salih bir evlat bırakmaktır
Bu fakîr-i pürtaksîr kardeşiniz de, ihvân-ı müslimîne bir hediye kalmak ve bundan sonra hayırla yâdımıza vesile olmak ümidiyle şu kitapçığı yazmaya cesaret ettim. "Her cahil cesur olur." fehvâsınca, vâki olacak hata ve kusurlarımın affını ve erbâbı tarafından da tashihini ayrıca rica ederim.

Mehmed Zahid KOTKU (Rh.a)

---

MUKADDEME

Elinizdeki bu eser, ahlâk eğitiminin ciddi bir şekilde mevzubahis edildiği, mekteplere ahlâk dersleri konulduğu bir zamanda telif edilmiş, çok büyük bir rağbete mazhar olmuştur.

Üstâdımız, babamız müellif Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh hazretleri, eserini tekellüften, tasannûdan, tefennünden âzâde, samimi bir üslup ile kaleme almıştır. Öyle ki onu tanıyanlar kitabı okurken onu görüyor, konuşmasını duyuyor gibi olurlar.

Bu eser, nazarî olarak bir kitap yazmış olmak için kaleme sarılıp masa başına oturup kaynakları karıştırıp derlenmemiştir. Daha ziyade, kıymetli müellifi nin müşahedelerini, hayat tecrübelerini, engin irfanının meyvelerini aksettirir. Bahisler, hatıra düştükçe zaman zaman yazılmıştır; gâh gelen bir ziyaretçi, gâh bir şikayet, gâh görülen bir kusur ve hata, gâh bir haber, ilham ve hareket kaynağı olmuştur. Onun için, içinde hayata bağlılıktan doğan müstesnâ bir canlılık, tabiîlik ve samimiyet vardır.

Eserde iddia değil, faydalı olma gayesi esas olduğundan, uygun ve faydalı bulunan yerlerden uzun iktibaslar yapılmakta bir beis görülmemiştir.

Merhum, eserini büyük boy, çizgisiz, kalın, beyaz defterlere eski yazıyla yazardı. Bunlar sonra başkaları tarafından daktilo edilirdi. Yazdığı yeni bahisleri gelen ziyaretçilere okurdu. Toplantılarda basılan eserlerinden okutur, kendisi de dinler, bazen de "Şöyle ilave edin." diye buyururdu.

Üstâdımızın bu mühim eserinin, okuyanlara feyz bahşetmesini; günahları ve ahlâk-ı rezîleyi terke, mânevî kemâlâtı ve güzel ahlâkı kesbe rehber olmasını candan temenni ederiz. Mevlâ, müellifi nin ruhunu şâd ve mesrûr, merkad-ı pâkini pür-nûr, mânevî makâmını âlâ eylesin...Âmîn. Bi-hürmeti seyyidi'l-mürselîn sallallahu aleyhi ve sellem.

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)

 MÜELLİF MUKADDEMESİ

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn... Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâMuhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn...

Racîm olan şeytanın şerrinden Allahu Teâlâ hazretlerine sığınır; Rahmân ve Rahîm olan Allah celle ve alâ hazretlerinin ism-i şerîfi ni yâd ile bu eseri yazmaya başlarım. Sebebi şudur ki;

Bu âleme gelen her canlı, muayyen ve mukadder olan ömrünü bitirir ve mecburen geldiği bu âlemi terk edip bir daha gelmemek üzere gider. Bu herkes tarafından görülmekte ve bilinmektedir. Ancak buradaki kalış müddetince yaptığı iyilik veya kötülüğü de kendisiyle beraber gitmektedir ki artık bundan sonra yapacağı hiçbir şey kalmamıştır.

Yalnız şu var ki üç ameli onun hesabına, kıyamete kadar yaşamakta devam edecektir.

Bunlardan birisi sadaka-i câriyesidir ki bunlar sağlığında yaptırdığı cami, mektep, medrese, hastane ve benzeri, insanlara faydalı tesislerle çeşmeler, köprüler ve sâir hayırlardır. Diğer taraftan, günahı mûcib kötü âdet ve an'aneler ve küfrü mûcib fena ameller işlerse bütün bunlar da sadaka-i câriye gibi defter-i âmâline günah olarak yazılır durur.

İkincisi ilm-i nâfi'dir ki (faydalı ilim) bırakılan ilmî eserler bu meyanda zikrolunabilir.

Üçüncüsü arkasından kendisi için dua edecek ve başkalarının da hayır dua ile anmasına vesile olacak salih bir evlat bırakmaktır
Bu fakîr-i pürtaksîr kardeşiniz de, ihvân-ı müslimîne bir hediye kalmak ve bundan sonra hayırla yâdımıza vesile olmak ümidiyle şu kitapçığı yazmaya cesaret ettim. "Her cahil cesur olur." fehvâsınca, vâki olacak hata ve kusurlarımın affını ve erbâbı tarafından da tashihini ayrıca rica ederim.

Mehmed Zahid KOTKU (Rh.a)

---

MUKADDEME

Elinizdeki bu eser, ahlâk eğitiminin ciddi bir şekilde mevzubahis edildiği, mekteplere ahlâk dersleri konulduğu bir zamanda telif edilmiş, çok büyük bir rağbete mazhar olmuştur.

Üstâdımız, babamız müellif Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh hazretleri, eserini tekellüften, tasannûdan, tefennünden âzâde, samimi bir üslup ile kaleme almıştır. Öyle ki onu tanıyanlar kitabı okurken onu görüyor, konuşmasını duyuyor gibi olurlar.

Bu eser, nazarî olarak bir kitap yazmış olmak için kaleme sarılıp masa başına oturup kaynakları karıştırıp derlenmemiştir. Daha ziyade, kıymetli müellifi nin müşahedelerini, hayat tecrübelerini, engin irfanının meyvelerini aksettirir. Bahisler, hatıra düştükçe zaman zaman yazılmıştır; gâh gelen bir ziyaretçi, gâh bir şikayet, gâh görülen bir kusur ve hata, gâh bir haber, ilham ve hareket kaynağı olmuştur. Onun için, içinde hayata bağlılıktan doğan müstesnâ bir canlılık, tabiîlik ve samimiyet vardır.

Eserde iddia değil, faydalı olma gayesi esas olduğundan, uygun ve faydalı bulunan yerlerden uzun iktibaslar yapılmakta bir beis görülmemiştir.

Merhum, eserini büyük boy, çizgisiz, kalın, beyaz defterlere eski yazıyla yazardı. Bunlar sonra başkaları tarafından daktilo edilirdi. Yazdığı yeni bahisleri gelen ziyaretçilere okurdu. Toplantılarda basılan eserlerinden okutur, kendisi de dinler, bazen de "Şöyle ilave edin." diye buyururdu.

Üstâdımızın bu mühim eserinin, okuyanlara feyz bahşetmesini; günahları ve ahlâk-ı rezîleyi terke, mânevî kemâlâtı ve güzel ahlâkı kesbe rehber olmasını candan temenni ederiz. Mevlâ, müellifi nin ruhunu şâd ve mesrûr, merkad-ı pâkini pür-nûr, mânevî makâmını âlâ eylesin...Âmîn. Bi-hürmeti seyyidi'l-mürselîn sallallahu aleyhi ve sellem.

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)

©2019 GoogleSite Terms of ServicePrivacyDevelopersArtistsAbout Google|Location: United StatesLanguage: English (United States)
By purchasing this item, you are transacting with Google Payments and agreeing to the Google Payments Terms of Service and Privacy Notice.